Aziz Dağtekin Yazdı
Ne garip bir memleketiz…
Milliyetçiyiz deriz, milliyetçiliğin ne olduğunu tartışırken kavga ederiz.
Atatürkçüyüz deriz, Atatürk’ün ilkelerini sayarken bazen birbirimizin yüzüne bakar, “Bir dakika, kaç taneydi bunlar?” diye düşünürüz.
İslam’ı savunuruz, İslam’ın beş şartı sorulunca konu bir anda siyasete, ekonomiye, dış güçlere ve komşunun günahlarına gelir.
Demek ki bizde bir kural var:
İnsan en çok, en iyi bildiğini değil; en çok eksikliğini hissettiği şeyi konuşuyor olabilir.
Hani meşhur bir söz vardır: “Kim neyi çok konuşuyorsa, bilin ki onun zayıf noktası orasıdır.”
İşte tam da buradan Osmanlı tartışmasına gelelim.
Osmanlı’yı eleştirmek suç değildir.
Osmanlı’nın hataları elbette konuşulabilir.
Yanlışları, savaşları, yönetim anlayışı, son dönemindeki siyasi ve ekonomik sorunları tarih biliminin konusu olabilir.
Ama koskoca 700 yıllık bir tarihi dönemi birkaç sloganla çöpe atmak da tarihçilik değildir.
Çünkü tarih, sosyal medya yorumundan biraz daha uzun bir meseledir.
Osmanlı’nın son döneminden çıkan bir subay vardı.
Adı Mustafa Kemal.
Osmanlı ordusunda yetişti.
Trablusgarp’ı gördü.
Balkan Savaşları’nı yaşadı.
Çanakkale’de görev yaptı.
Birinci Dünya Savaşı’nın farklı cephelerinde bulundu.
Sonra 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı ve Millî Mücadele’nin liderlerinden biri olarak yeni bir dönemin kapısını açtı.
Yani tarih, “Dün Osmanlı vardı, bugün Cumhuriyet oldu, arada hiçbir şey yoktu” kadar basit değil.
Tarih kopuşlardan ibaret olmadığı gibi, devamlılıklardan da ibarettir.
Peki biz ne yapıyoruz?
Fatih’i Atatürk’e karşı çıkarıyoruz.
Atatürk’ü Fatih’e karşı çıkarıyoruz.
Osmanlı’yı Cumhuriyet’in karşısına dikiyoruz.
Cumhuriyet’i Osmanlı’ya karşı konumlandırıyoruz.
Sonra da bütün bu kavgaların ortasında kendimize “tarih bilincimiz çok yüksek” diyoruz.
Pes!
Bir de işin siyasi tarafı var.
Cumhuriyet hepimizin.
Atatürk de bir siyasi partinin tapu senedi değil.
Osmanlı da başka bir siyasi anlayışın mülkü değil.
İslam da kimsenin seçim beyannamesi değil.
Milliyetçilik de kimsenin şahsi markası değil.
Bir kavramı ne kadar çok sahiplenirseniz, o kavramın sahibi olduğunuz anlamına gelmez.
Bazen tam tersine…
Çok konuşmak, çok bilmenin değil, çok anlatma ihtiyacının işareti olabilir.
İşte burada biraz durup düşünmek gerekiyor.
Milliyetçilik diyorsak, millete karşı sorumluluğumuzu da konuşalım.
Atatürkçülük diyorsak, ilkeleri slogan olmaktan çıkarıp ne anlama geldiklerini de konuşalım.
İslam diyorsak, önce dinin temel esaslarını bilelim.
Osmanlı diyorsak, sadece ihtişamını değil, hatalarını da bilelim.
Cumhuriyet diyorsak, sadece kuruluşunu değil, tarihsel şartlarını da anlayalım.
Yani önce bilgi, sonra slogan.
Çünkü slogan çok kolay.
Bilgi biraz zahmetli.
Slogan bağırarak söyleniyor.
Bilgi ise okuyarak öğreniliyor.
Ve galiba bizim asıl problemimiz burada.
Herkes tarihçi…
Herkes siyaset bilimci…
Herkes din âlimi…
Herkes Atatürk uzmanı…
Herkes milliyetçilik profesörü…
Ama iş “Bunu nereden biliyorsun?” sorusuna gelince…
Ortada bazen sadece sosyal medya paylaşımı kalıyor.
İşte o zaman insanın aklına şu soru geliyor:
Acaba gerçekten savunduğumuz şeyi mi biliyoruz, yoksa bilmediğimiz şeyi mi daha yüksek sesle savunuyoruz?
Osmanlı düşmanlığı da…
Cumhuriyet düşmanlığı da…
Atatürk düşmanlığı da…
Atatürk’ü dokunulmaz bir siyasi slogan haline getirmek de…
İslam’ı sadece siyasi kimlik olarak kullanmak da…
Milliyetçiliği sadece yüksek sesle konuşmak sanmak da…
Aynı yanılgının farklı yüzleri olabilir.
Çünkü tarih kutsal sloganlardan değil, belgelerden ve gerçeklerden okunur.
Ve gerçekler bazen bizim hoşumuza gitmez.
İşte olgunluk da tam burada başlar.
Hoşumuza giden tarihi değil…
Gerçeği öğrenme cesaretinde.
O yüzden bir daha soruyorum: Nedir bu Osmanlı düşmanlığı?
Ama aynı soruyu başka yerlere de sormak lazım: Nedir bu Cumhuriyet düşmanlığı?
Nedir bu Atatürk’ü sadece bir siyasi kimliğe hapsetme merakı?
Nedir bu dini siyasetin arka bahçesine çevirme gayreti?
Nedir bu milliyetçiliği yüksek sesle konuşunca milliyetçi olduğunu sanma kolaycılığı?
Belki de cevap tek bir yerde saklı: İnsan bazen en çok, eksikliğini hissettiği şeyi anlatır.
Gerçekten bilen ise her zaman bağırmak zorunda değildir.
Çünkü bilgi bağırmaz.
Bilgi, konuştuğunda kendini belli eder.
Netinternet Haber İnternet Haberciliğinin Doğru Adresi