Aziz Dağtekin Yazdı
Bir dakika!
Televizyonu kapatın.
Telefonu masaya bırakın.
Sosyal medyadan biraz uzaklaşın.
Ve çocuklarınıza bakın.
Sonra kendinize şu soruyu sorun: Biz bu çocuklara nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Çünkü artık mesele yalnızca diziler değil.
Mesele yalnızca filmler değil.
Mesele yalnızca sosyal medya da değil.
Mesele, zihnimizin kapısından içeri neyin girdiği.
Ve daha önemlisi: Biz içeri girene ne kadar izin veriyoruz?
“DİZİLER GELECEĞİ BİLİYOR” MUŞ!
Son yıllarda sık sık aynı tartışmayı görüyoruz.
Bir dizide yıllar önce gösterilen bir olay gerçekleşiyor.
Hemen sosyal medya ayağa kalkıyor: Bakın! Bunu önceden biliyorlardı!
The Lone Gunmen…
Black Mirror…
The Simpsons…
Ve daha niceleri…
Bazı sahneler gerçekten şaşırtıcı biçimde gerçek olaylarla benzeşiyor.
Peki bunlar kehanet mi?
Her biri için “kesinlikle kehanettir” demek mümkün mü?
Hayır.
Bazıları tesadüf olabilir.
Bazıları dönemin siyasi ve toplumsal eğilimlerinin iyi okunmasından kaynaklanabilir.
Bazıları da senaristlerin geleceğe ilişkin varsayımlarının gerçekleşmesidir.
Fakat bence asıl soruyu yanlış yerde arıyoruz.
Diziler geleceği biliyor mu?
Bunu bir kenara bırakalım.
Asıl sorumuz şu olsun: Diziler bizim geleceğimizi etkiliyor mu?
İşte bu soru daha ciddi.
ÇÜNKÜ İNSAN, TEKRAR ETTİĞİ ŞEYE ALIŞIYOR
Bir davranışı bir kere görürsünüz.
Yadırgarsınız.
İkinci kez görürsünüz.
Dikkat edersiniz.
Üçüncü kez görürsünüz.
Alışırsınız.
Sonra bir bakarsınız: Normalleşmiş.
İşte tehlike tam burada başlıyor.
Şiddet ekranda tekrar tekrar gösteriliyor.
Eşler arasında aldatma sıradanlaştırılıyor.
Uyuşturucu kültürü estetize edilebiliyor.
Suç dünyasının bazı karakterleri kahramanlaştırılabiliyor.
Aile küçümsenebiliyor.
Anne-baba otoritesi değersizleştirilebiliyor.
Sadakat “eski kafalılık” gibi gösterilebiliyor.
Sonra da şaşırıyoruz: Bu gençler neden böyle?
Belki de önce aynaya bakmamız gerekiyor.
BİR ŞİİR VAR, BİR DE ÇOCUĞUN ZİHNİ
Bana gönderilen dizelerde çok çarpıcı bir uyarı var:
“Psikolojimizle oynar bazı çekimler,
‘Yaratıcı ve Kitap’ tanımayan âlemler.”
Şiirin dili sert.
Hatta yer yer fazla sert.
Ama altında önemli bir endişe var: Çocuğun zihni kimin elinde?
Devam ediyor:
“Küfürbaz sosyal medya tuzağına düşmeyin.
Karınca misali her tatlıya üşüşmeyin.”
Tam da mesele bu.
Çocuk, önüne konulan her “tatlı” şeyin masum olduğunu sanıyor.
Oysa dijital dünyanın tatlıları bazen bağımlılık yapıyor.
Bazen öfke üretiyor.
Bazen tüketim arzusu oluşturuyor.
Bazen de insanın değerleriyle oynuyor.
ÇOCUĞUN CEBİNDE DÜNYA VAR
Eskiden çocuğun dünyası eviydi.
Sonra okul oldu.
Mahalle oldu.
Arkadaş çevresi oldu.
Şimdi?
Çocuğun cebinde bütün dünya var.
Bir telefon.
Bir internet bağlantısı.
Ve milyonlarca içerik.
Anne-babanın sözü daha bitmeden sosyal medya konuşuyor.
Öğretmenin dersi daha tamamlanmadan influencer konuşuyor.
Ailenin verdiği değer daha çocuğun zihninde yerleşmeden algoritma yeni bir video öneriyor.
Sonra çocuk değişiyor.
Biz de soruyoruz: Bu çocuk neden böyle oldu?
Belki de soru yanlış.
Şunu sormalıyız: Bu çocuğun zihnine son bir yılda kimler konuştu?
AHLAK DERSİ DİPLOMADAN ÖNCE GELMELİ
Burada çok önemli bir ayrım var.
Eğitim başka şeydir.
Terbiye başka şey.
Diploma başka şey.
Ahlak başka şey.
Çocuğa matematik öğretebilirsiniz.
İngilizce öğretebilirsiniz.
Bilgisayar öğretebilirsiniz.
Ama ona merhameti, ölçüyü, utanmayı, sorumluluğu, kul hakkını ve vicdanı yalnızca müfredatla öğretemezsiniz.
Bunların ilk okulu ailedir.
Şiirde şöyle deniyor:
“On-on beş yaş çocuğum! Sana asla kıyamam!
Seni, o densizlerin eline bırakamam!”
İşte anne-babanın asıl sorumluluğu burada başlıyor.
Çocuğun elinden telefonu almak kolay.
Çocuğun zihnini eğitmek zor.
“HER ŞEY KÖTÜ” DEMİYORUM
Burada bir parantez açalım.
Her dizi kötüdür demiyorum.
Her film zararlıdır demiyorum.
Her sosyal medya kullanıcısı tehlikelidir demiyorum.
Her farklı yaşam tarzını tehdit olarak görmek de doğru değil.
Çünkü mesele farklılık değil.
Mesele, çocuğun gelişimini ve değer dünyasını neyin, nasıl etkilediği.
Bir yapım şiddeti anlatabilir.
Bir film suçu konu edebilir.
Bir dizi aile sorunlarını işleyebilir.
Bunların hepsi sanatın konusu olabilir.
Asıl mesele şudur:
Ne anlatılıyor ve nasıl anlatılıyor?
Suç eleştiriliyor mu?
Yoksa özendiriliyor mu?
Şiddetin sonuçları gösteriliyor mu?
Yoksa şiddet havalı mı sunuluyor?
Aile sorunları sorgulanıyor mu?
Yoksa aile kurumu bütünüyle değersizleştiriliyor mu?
İşte ayrım burada.
BİZİM ÇOCUKLARIMIZ BİR ALGORİTMANIN MALZEMESİ DEĞİL
Bugün sosyal medya şirketlerinin temel amacı çoğu zaman sizin ekranda daha uzun süre kalmanızdır.
Çünkü daha fazla zaman:
daha fazla etkileşim,
daha fazla veri,
daha fazla reklam,
daha fazla gelir demektir.
O halde çocuklarımızın dikkatinin ekonomik bir değere dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Şiirde geçen şu mısra bu yüzden dikkat çekici:
“O mutluluk sanılan hafif hayatlar, var ya;
Küresel hisse, bahis tuzağına çeker ya…”
Çocuğa önce “kolay hayat” gösteriliyor.
Sonra “kolay para.”
Sonra “kolay mutluluk.”
Sonra?
Kolay bağımlılık.
ASLINDA KEHANET DEĞİL, ALIŞTIRMA
Belki de dizilerdeki bazı “kehanetleri” böyle okumak gerekiyor.
Bir senarist geleceği görmüş olmayabilir.
Belki sadece bugünü çok iyi görmüştür.
Bugünün eğilimlerini yarına taşımıştır.
Ve yarın geldiğinde biz: Adamlar bunu yıllar önce bilmiş! demişizdir.
Oysa belki de adamlar geleceği bilmedi.
Biz bugünün işaretlerini okuyamadık.
Asıl mesele bu olabilir.
ÇOCUKLARIMIZI KORKUTMAYALIM, AMA UYANDIRALIM
Çözüm nedir?
Her diziyi yasaklamak mı?
Her telefonu toplamak mı?
Sosyal medyayı kapatmak mı?
Hayır.
Bunlar tek başına çözüm değil.
Çözüm:
Medya okuryazarlığı.
Aile iletişimi.
Güçlü eğitim.
Ahlak eğitimi.
Eleştirel düşünme.
Ve en önemlisi: Çocuğun karşısına gerçek hayatta güçlü rol modeller koyabilmek.
Çünkü çocuğa “bunu izleme” demek yetmez.
Ona: Bunun yerine bunu oku, bunu izle, bunu düşün, bunu sorgula. diyebilmek gerekir.
BİR MİLLET ÖNCE ZİHNİNDE ÇÖZÜLÜR
Toplumlar yalnızca savaşlarla yıkılmaz.
Bazen değerlerini kaybederek çözülür.
Aile zayıflar.
Güven zayıflar.
Merhamet zayıflar.
Komşuluk zayıflar.
Sadakat zayıflar.
Sonra insanlar aynı evde yaşar ama birbirlerine yabancılaşır.
Aynı apartmanda oturur ama birbirini tanımaz.
Aynı şehirde yaşar ama birbirine tahammül edemez.
Ve bir gün herkes birbirine bağırırken şu soruyu sorarız: Biz ne zaman bu hale geldik?
Belki de cevap çok daha geridedir.
Zihnimizi ne zaman başıboş bıraktığımızda…
KEHANETİ BIRAKIN, ÇOCUĞUNUZA BAKIN
Ben artık: Bu dizi geleceği bildi mi? sorusunu çok önemsemiyorum.
Ben şunu önemsiyorum: Bu dizi çocuğuma ne öğretiyor?
Şunu soruyorum:
Telefon çocuğumu büyütüyor mu?
Sosyal medya onun değerlerini belirliyor mu?
Algoritma onun arkadaşlarını seçiyor mu?
Dizi karakterleri onun kahramanları mı?
Yoksa hâlâ anne-babasının sözü bir anlam taşıyor mu?
Çünkü mesele ekran değil.
Mesele ekranın karşısındaki insan.
EKRANI ŞEYTANLAŞTIRMAYALIM
Çocuğumuzu ekranın insafına bırakmayalım.
Ama ekranı da şeytanlaştırmayalım.
Önce anlayalım.
Sonra anlatalım.
Sonra sorgulayalım.
Ve en önemlisi: Çocuğumuza değer verelim ki, değersizliği başkasından öğrenmesin.
Şiirin sonundaki o sert uyarıyı da unutmayalım:
“Güzel ahlaka saygı duymaz bazı kesimler.”
Kim olursa olsunlar…
Bizim görevimiz düşman aramak değil.
Çocuğumuzun zihnini korumak.
Çünkü geleceği diziler yazmıyor.
Geleceği senaristler de yazmıyor.
Geleceği algoritmalar hiç yazmamalı.
Geleceği bugün yetiştirdiğimiz çocuklar yazacak.
Ve unutmayalım!
Bir milletin sınırları yalnızca haritasında değildir.
Asıl sınırlar, çocuklarının zihnindedir.
Netinternet Haber İnternet Haberciliğinin Doğru Adresi