[rank_math_breadcrumb]

Bir Asırlık Saklı Güç Ve 100 Milyarlık Soru! Para Nereye Gitti?

ANALİZ


Bazı hikayeler vardır…

Bir insanla başlar.

Bir fikirle büyür.

Bir avuç insanla devam eder.

Sonra yıllar geçer.

O küçük halka genişler.

Yurtlara dönüşür.

Derneklere dönüşür.

Şirketlere dönüşür.

Siyasete dokunur.

Devletle temas eder.

Yurt dışına açılır.

Ve bir gün…

Devletin savcısı kapıyı çalar.

İşte bugün Türkiye’nin önünde duran mesele tam olarak budur.

Bu yazının konusu bir cemaatin inancını tartışmak değil.

Bir inanç yapısının zaman içerisinde nasıl ekonomik, sosyal ve siyasi bir güç merkezine dönüşebildiğini anlamaya çalışmak.

Çünkü bugün Alihan Kuriş’in tutuklanmasıyla sonuçlanan soruşturma, yalnızca bir kişinin dosyası olmaktan çıkmış durumda.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı; suç örgütü kurma ve yönetme, örgüt üyeliği, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kamu kurumları zararına dolandırıcılık ve Vergi Usul Kanunu’na muhalefet iddiaları kapsamında yürütüyor. Soruşturmada 32 şirketin mali ve ticari bağlantıları incelenirken MASAK raporlarının da dosyada bulunduğu bildirildi.

Ve şimdi asıl soruyu sormanın zamanı geldi:

Bu yapı gerçekten yalnızca bir dini cemaat miydi, yoksa zaman içerisinde dini güvenin üzerine kurulmuş çok katmanlı bir güç ağına mı dönüştü?


HİKAYE 1920’LERDE BAŞLADI

Her şeyi bugünkü operasyonla başlatmak büyük hata olur.

Çünkü hikayenin kökü yaklaşık bir asır geriye gidiyor.

Süleyman Hilmi Tunahan 1888’de Silistre’de doğdu.

Medrese eğitimi aldı.

1920’de Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye’de hocalık yaptı.

1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonrasında medreselerin kapatılmasıyla birlikte resmi eğitim düzeni değişti.

Tunahan ise dini eğitimi farklı yöntemlerle sürdürdü.

Dar gruplar halinde öğrenciler yetiştirdi.

Bodrumlarda dersler verdi.

Çiftliklerde talebe toplulukları oluşturdu.

Gözaltına alındı.

Vaizlik görevinden alındı.

Ama hareket durmadı.

Tam tersine…

Baskı altında örgütlenme refleksi kazandı.

Bence bugünkü yapıyı anlamak açısından ilk kritik nokta burasıdır.

Çünkü kapalı yapılarda oluşan en güçlü reflekslerden biri şudur:

Dışarıya karşı kapalı, içeride son derece sıkı bir dayanışma.

Bu yapı, yıllar içinde büyük bir avantaj haline geldi.


YASAKTAN YURDA: DÖNÜŞÜMÜN KIRILMA NOKTASI

1949’dan sonra Kur’an kurslarının yeniden açılmasına izin verilmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı.

1951’de Çamlıca’da Kur’an kursu açıldı.

Sonra başka kurslar geldi.

Sonra dernekler…

Sonra öğrenci yurtları…

Ve işte burada çok önemli bir dönüşüm gerçekleşti.

Cemaat sadece talebe yetiştiren bir yapı olmaktan çıktı; talebenin hayatının önemli bölümünü kontrol eden bir sosyal çevreye dönüştü.

Çocuğu düşünün.

Okula gidiyor.

Yurtta kalıyor.

Yemeğini yurtta yiyor.

Din eğitimini orada alıyor.

Arkadaş çevresi orada.

Hocaları orada.

Mezun olduğunda bağlantıları orada.

Bu yalnızca eğitim değildir.

Bu aynı zamanda sosyal sermaye üretimidir.

Ve sosyal sermaye zamanla ekonomik ve siyasi sermayeye dönüşebilir.


ASIL GÜÇ: İNSAN YETİŞTİRMEK

Bence Süleymancı yapılanmanın anlaşılması gereken en önemli taraflarından biri budur.

Bir şirket para kazanır.

Bir siyasi parti oy toplar.

Bir medya kuruluşu kamuoyu oluşturur.

Ama bir öğrenci yurdu başka bir şey yapar:

İnsan yetiştirir.

İnsan yetiştiren yapı, uzun vadede şirketten daha güçlü olabilir.

Çünkü şirketin müşterisi vardır.

Siyasi partinin seçmeni vardır.

Ama cemaat yapısının yetiştirdiği insan, ileride;

öğretmen olabilir,

imam olabilir,

bürokrat olabilir,

avukat olabilir,

iş insanı olabilir,

siyasetçi olabilir,

belediye başkanı olabilir,

milletvekili olabilir.

Bu nedenle bir cemaatin gerçek gücü sahip olduğu bina sayısıyla değil…

Yetiştirdiği insan sayısıyla ölçülür.


VE SİYASET KAPISI HİÇBİR ZAMAN TAMAMEN KAPANMADI

Burada ikinci büyük kırılma geliyor.

Süleymancılar siyasetten uzak bir yapı olmadı.

Tam tersine tarih boyunca farklı siyasi partilerle ilişki kurdu.

Kemal Kacar döneminde siyaset doğrudan Meclis’e kadar uzandı.

Kacar önce Cumhuriyetçi Millet Partisi çizgisinde, ardından Adalet Partisi’nde milletvekilliği yaptı.

Daha sonra Arif Ahmet Denizolgun Refah Partisi’nden milletvekili seçildi ve ANASOL-D hükümetinde Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Bu siyasi geçmiş, yapılanmanın merkez sağ ve muhafazakar siyasetle kurduğu tarihsel bağların önemini gösteriyor.

Burada çok önemli bir gerçek ortaya çıkıyor:

Süleymancılar tek bir siyasi partiye mahkum olmadı.

Döneme göre pozisyon değiştirdi.

Merkez sağla yürüdü.

Milli Görüş’le yan yana geldi.

ANAP’la ilişki kurdu.

DYP’yi destekledi.

Daha sonra AK Parti ile sorunlar yaşadı.

Bu bize ne anlatıyor?

Şunu:

Partiler değişmiş olabilir ama siyasi etki arayışı değişmemiştir.


KEMAL KACAR’DAN DENİZOLGUNLARA: LİDERLİK SADECE MANEVİ DEĞİL, SİYASİ DEYDİ

İşte burada “cemaat” kelimesinin sınırlarını zorlayan bir tablo görüyoruz.

Bir cemaat lideri milletvekili oluyor.

Bir sonraki dönem başka bir lider milletvekili oluyor.

Sonra bakan oluyor.

Aile içinde siyasi rekabet yaşanıyor.

Cemaat içindeki liderlik mücadelesi siyasete yansıyor.

Bu durum, yapılanmanın Türkiye’deki siyasi hayatla ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor.

Üstelik bu ilişki yalnızca tek yönlü değildi.

Siyaset cemaatten destek alıyordu.

Cemaat de siyasetten alan kazanıyordu.

İşte tehlikeli denge burada başlıyor.

Çünkü dini güven siyasi güce…

Siyasi güç ekonomik güce…

Ekonomik güç de yeniden sosyal güce dönüşürse ortaya kapalı bir döngü çıkar.


2000: İLK BÜYÜK KIRILMA

Kemal Kacar‘ın 2000’de ölümünden sonra cemaatin başına Arif Ahmet Denizolgun geçti.

Fakat aynı aile içinde Mehmet Beyazıt Denizolgun ile Arif Ahmet Denizolgun arasında ciddi görüş ayrılıkları oluştu.

Sonraki yıllarda bu ayrışmanın siyasete de yansıdığı görüldü. Araştırmacı ve gazetecilerin aktardığına göre iki kardeşin siyasi çizgileri farklılaştı; Arif Ahmet Denizolgun farklı partilerde siyaset yaparken Mehmet Beyazıt Denizolgun AK Parti’den milletvekili oldu.

Bu ayrıntı küçümsenmemeli.

Çünkü cemaatlerde liderlik kavgası çoğu zaman yalnızca “kim manevi lider olacak?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Kim insan kaynağını yönetecek?

Kim yurtları yönetecek?

Kim ekonomik yapıyı yönetecek?

Kim siyasi ilişkileri yönetecek?

Kim dışarıdaki temsil gücünü kullanacak?

İşte gerçek iktidar burada başlar.


2016: ALİHAN KURİŞ DÖNEMİ

Arif Ahmet Denizolgun‘un 2016’da ölümünden sonra liderlik bu kez yeğeni Alihan Kuriş‘e geçti.

Ve cemaat içinde yeni bir dönem başladı.

Fakat aynı zamanda eski tartışmalar da yeniden büyüdü.

Denizolgun ailesinden bazı isimler Kuriş‘in liderliğini tartışmaya açtı.

Liderliğin nasıl belirlendiği…

Cemaatin nasıl yönetildiği…

Ekonomik yapı…

Şirketler…

Aile içindeki ilişkiler…

Bunlar zamanla kamuoyuna yansıyan tartışmalar haline geldi.

Bugünkü soruşturma açısından bu eski çatışmalar artık yalnızca aile içi mesele olarak görülemeyecek kadar önemli.

Çünkü savcılığın bugün incelediği yapı ile geçmişten gelen liderlik tartışmaları arasında bir bağlantı olup olmadığı, dosyanın önemli sorularından biri haline geliyor.


VE 2026’YA GELDİK

13 Ağustos 2026.

Türkiye bir sabah operasyon haberiyle uyandı.

17 il.

Onlarca adres.

Şirketler.

Dernekler.

İnsanlar.

Ve merkezde Alihan Kuriş.

Başlangıçta 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği açıklandı.

Soruşturmanın kapsamı yalnızca dini faaliyetlerle sınırlı değildi.

Savcılığın açıklanan suçlamaları doğrudan mali ve örgütsel yapıya ilişkin.

Üstelik 32 şirketin soruşturma kapsamında mali ve ticari bağlantıları inceleniyor.

MASAK raporu dosyada.

Daha sonra 37 kişinin gözaltına alındığı, Alihan Kuriş dahil 32 kişinin tutuklandığı bildirildi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek de operasyonun dini görüşe veya bir cemaatin varlığına yönelik olmadığını, mali yapılanmaya ilişkin olduğunu açıkladı.

İşte tam burada gazetecinin önünde çok büyük bir dosya açılıyor.


ARTIK SORU “CEMAAT VAR MI?” DEĞİL

Bu soru çoktan geride kaldı.

Asıl soru şu:

Bu yapı ekonomik olarak nasıl çalışıyordu?

Para nereden geliyordu?

Nereye gidiyordu?

Şirketler arasındaki ilişkiler nasıldı?

Derneklerle şirketler arasında nasıl bir para ilişkisi vardı?

Yurtların finansmanı nasıl sağlanıyordu?

Yurt dışındaki yapılar nasıl finanse ediliyordu?

Bağışlar hangi kanallardan toplanıyordu?

Şirket karları nereye aktarılıyordu?

Gayrimenkuller kimlerin üzerinde bulunuyordu?

Ve en önemlisi:

Manevi hizmet ile ticari faaliyet birbirinden ne kadar ayrılmıştı?

İşte dosyanın gerçek düğümü burada.


100 MİLYAR LİRA İDDİASI: RAKAM DEĞİL, SİSTEM SORUSU

Son günlerde soruşturmayla ilgili haberlerde 100 milyar lirayı aşan para trafiğinden söz ediliyor. Bazı mecralar soruşturmadaki 32 şirketi ve MASAK raporlarını aktarırken; başka haber kaynakları da soruşturmayı bu büyüklükteki mali hareket iddiasıyla ilişkilendiriyor.

Burada çok önemli bir ayrım yapalım.

100 milyar liralık para trafiği, 100 milyar liralık suç geliri demek değildir.

Bunu birbirine karıştırmayalım.

Bir şirketin işlem hacmi başka şeydir.

Toplam para hareketi başka şeydir.

Suç geliri başka şeydir.

Aklanmış para başka şeydir.

Mahkeme kararı ise bambaşka şeydir.

Ama…

Eğer soruşturma dosyasında gerçekten bu büyüklükte bir mali hareket varsa, bunun kaynağı ve yönü mutlaka açıklığa kavuşmalıdır.

Çünkü artık soru “cemaat ne kadar zengin?” sorusu değildir.

“Bu ekonomik sistem nasıl kuruldu?” sorusudur.


ŞİRKETLER NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Soruşturma haberlerinde mali ve ticari bağlantılı olduğu değerlendirilen 32 şirketten söz ediliyor.

Bunlar arasında kamuoyunca bilinen Ayakkabı Dünyası ve Armine gibi markaların da adı geçiyor.

Şimdi burada çok kritik bir soru var:

Bir dini yapılanmanın şirketleri olabilir mi?

Elbette olabilir.

Dini bir grubun ticari faaliyette bulunması tek başına suç değildir.

Ama şirketler bir suç örgütünün finansmanında kullanılmışsa?

O zaman durum değişir.

Şirketler üzerinden para aklanmışsa?

Değişir.

Kamu zararına işlemler yapılmışsa?

Değişir.

Vergi kaçırılmışsa?

Değişir.

Dolayısıyla mesele şirket sahibi olmak değil.

Şirketin hangi amaçla kullanıldığıdır.


ASIL KARANLIK NOKTA: İNSAN KAYNAĞI

Bence soruşturmanın yalnızca para tarafına bakmak eksik kalır.

Para izlenir.

Ama insan da izlenmeli.

Kim hangi yurtta yetişti?

Kim hangi dernekten geçti?

Kim hangi kurumda görev yaptı?

Kim kimi referans gösterdi?

Kim hangi makama geldi?

Kim hangi şirketin yönetimine girdi?

Kim hangi siyasi partiyle temas kurdu?

Kim hangi kamu ihalesinde etkili oldu?

Kim hangi belediyeyle iş yaptı?

Kim hangi kamu kurumunda görev yaptı?

Bunlar suçlama amacıyla değil…

Ağın haritasını çıkarmak için sorulmalı.

Çünkü para ağı ile insan ağı aynı yerde kesişiyorsa…

İşte orada gerçek yapı görünmeye başlar.


DİYANET SORUSU DA BURADA BAŞLIYOR

Diyanet’te görev yapan bir kişinin cemaat mensubu olması suç değildir.

Bunu özellikle vurgulamak gerekir.

Fakat bir devlet memuru, görevi sırasında bir yapının talimatıyla hareket etmişse…

İşte o zaman devlet devreye girer.

Kimse yalnızca mensubiyetinden dolayı suçlanmamalı.

Ama hiç kimse de “Ben dini bir yapının mensubuyum” diyerek kamu görevinin denetiminden kaçamamalı.

Aynı ölçü:

Bürokrat için de geçerli.

İmam için de.

Savcı için de.

Hakim için de.

Belediye başkanı için de.

Milletvekili için de.

Meclis üyesi için de.

Muhtar için de.

Devletin içinde devlet olmaz.

Devletin dışında başka bir hiyerarşi varsa, bunun adı ne olursa olsun hukuk tarafından incelenmelidir.


“DEVLETE SIZMA” İDDİASI NASIL ARAŞTIRILIR?

Burada çok daha teknik bir soru var.

Bir insanın cemaat mensubu olmasıyla devlet içinde örgütlü kadrolaşma aynı şey değildir.

Bunu ayırmak zorundayız.

Devletin araştırması gereken şudur:

Bir kamu görevlisi başka bir yapının talimatını aldı mı?

Atama süreçlerinde referans ağı kullanıldı mı?

Kamu kaynakları belirli şirketlere yönlendirildi mi?

İhale kararları belli ilişkilerden etkilendi mi?

Kamu personeli arasında hiyerarşik olmayan başka bir emir-komuta zinciri oluştu mu?

Kurum içindeki kararlar dışarıdan yönlendirildi mi?

Eğer bunların somut delili varsa…

Artık mesele inanç değil, kamu düzenidir.


BELEDİYELER VE SİYASETÇİLER DE İNCELENMELİ Mİ?

Evet.

Ama isim listesiyle değil.

Belgeyle.

Bir belediye başkanının cemaatle görüşmesi suç değildir.

Bir milletvekilinin cemaatten oy istemesi suç değildir.

Bir muhtarın cemaat mensubu olması suç değildir.

Ancak kamu gücü bir yapının çıkarına kullanılmışsa?

İşte orada soruşturma gerekir.

İmar kararı…

İhale…

Arsa…

Ruhsat…

Yurt binası…

Kamu arazisi…

Personel ataması…

Burs…

Eğitim…

Bunların tamamı incelenebilir.

Çünkü para ağı ile kamu gücü aynı noktada buluşuyorsa, dosyanın en kritik kısmı orasıdır.


YURT DIŞI DOSYASI DA KAPANMAMALI

Süleymancıların yalnızca Türkiye’de faaliyet göstermediği bilinen bir gerçek.

Özellikle Avrupa’da uzun yıllardır örgütlü bir yapıdan söz ediliyor.

ABD’deki faaliyetlerin de yıllar içinde büyüdüğüne ilişkin haberler mevcut. Örneğin 2026’da ABD’de 5,2 milyon dolara eski bir Katolik okulunun satın alındığı ve binanın yatılı eğitim amacıyla kullanılmasının planlandığına dair haberler yayımlandı. Bu tür işlemler tek başına suç anlamına gelmez; ancak uluslararası mali ağın nasıl çalıştığının anlaşılması açısından önem taşır.

Dolayısıyla soruşturmanın yurt dışı ayağı varsa şu sorular da sorulmalı:

Para hangi ülkeler arasında dolaşıyor?

Şirketler nerede?

Dernekler nerede?

Gayrimenkuller kimlerin adına?

Bağışlar hangi kanallardan geliyor?

Yurt dışındaki kuruluşlarla Türkiye’deki yapılar arasında nasıl bir finansal ilişki var?

Ve varsa para transferleri hangi hukuki gerekçeyle yapılıyor?


BND VE İSRAİL İDDİALARI: BURADA FREN YAPMAK GEREKİR

Son günlerde sosyal medyada ve bazı yayınlarda BND, İsrail, FETÖ ve yabancı istihbarat bağlantılarıyla ilgili çok ağır iddialar dolaşıyor.

Ben burada çok netim:

Belge yoksa bunları gerçekmiş gibi yazmak gazetecilik değildir.

BND Almanya’nın dış istihbarat servisidir.

İsrail bağlantısı iddiası ise çok daha ciddi bir iddiadır.

Eğer gerçekten böyle bir bağlantı varsa bunun;

banka kayıtları,

şirket ortaklıkları,

istihbarat belgeleri,

iletişim kayıtları,

uluslararası para transferleri

gibi somut delilleri ortaya konmalıdır.

Aksi halde bir dini topluluğu yabancı istihbaratla ilişkilendirmek yalnızca ağır bir itham olarak kalır.

Devletin görevi de burada söylentiyi değil kanıtı takip etmektir.


BENCE EN ÇARPICI NOKTA: SİSTEMİN SÜREKLİLİĞİ

Şimdi bütün parçaları yan yana koyalım.

1920’lerde dini eğitim.

1950’lerde Kur’an kursları.

1960’larda dernekleşme.

1970’lerde yurtlaşma.

1980’lerde ülke çapında genişleme.

1970’lerden itibaren Avrupa’da örgütlenme.

1990’larda siyasi temsil.

2000’lerde aile içi liderlik mücadelesi.

2016’dan sonra Alihan Kuriş dönemi.

2026’da şirketler, MASAK ve suç örgütü soruşturması.

Bu tabloya yalnızca “cemaat” diyerek bakarsak büyük resmi kaçırırız.

Çünkü burada yaklaşık yüz yıllık bir kurumsallaşma zinciri görüyoruz.

Ve bu zincirin her halkası bir öncekinden güç almış.

Eğitim → insan kaynağı

İnsan kaynağı → sosyal ağ

Sosyal ağ – siyasal etki

Siyasal etki – ekonomik bağlantı

Ekonomik güç – daha fazla sosyal kapasite

İşte benim asıl dikkat çekmek istediğim yer burası.


BU BİR “CEMAAT OPERASYONU” MU?

Adalet Bakanı bunun dini bir yapıya karşı operasyon olmadığını, mali yapılanmaya yönelik olduğunu söyledi.

Bu ayrım son derece önemli.

Çünkü devlet bir inancı soruşturamaz.

Bir insanın dini düşüncesini soruşturamaz.

Ama bir yapı suç işliyorsa soruşturabilir.

Bir şirket suç işliyorsa soruşturabilir.

Bir yönetici suç işliyorsa soruşturabilir.

Bir kamu görevlisi suç işliyorsa soruşturabilir.

Dolayısıyla bundan sonraki süreç Türkiye’nin hukuk devleti olup olmadığının da testi olacaktır.


ALİHAN KURİŞ’İN TUTUKLANMASIYLA DOSYA BİTMEDİ, ASIL ŞİMDİ BAŞLADI

Kuriş’in tutuklanması bir sonuç değil.

Başlangıçtır.

Çünkü şimdi savcılığın önünde çok daha büyük bir soru var:

Bu yapı gerçekten tek kişinin etrafında mı şekillendi?

Yoksa sistem kendi kendini üreten bir mekanizma mıydı?

Eğer bir kişi tutuklandığında sistem çöküyorsa…

O zaman yapı kişiselleşmiş demektir.

Ama sistem aynı şekilde çalışmaya devam ediyorsa…

O zaman karşımızda kişiden daha büyük bir organizasyon vardır.

İşte bunu zaman gösterecek.


DENİZOLGUN AİLESİ İLE KURİŞ ARASINDAKİ KAVGA NEDEN ÖNEMLİ?

Çünkü bazen büyük yapıların kapısını açan anahtar, içerideki kavgadır.

Dışarıdan bakınca cemaat yekpare görünür.

Ama içeride;

liderlik,

miras,

şirketler,

gayrimenkuller,

siyasi ilişkiler,

insan kaynağı

üzerinde mücadele varsa…

Dışarıya hiç görünmeyen gerçekler içeriden sızmaya başlar.

Bugünkü soruşturmanın geçmişteki aile içi liderlik tartışmalarıyla ne kadar bağlantılı olduğu da araştırılmalıdır.

Burada özellikle bir nokta önemlidir:

Bir grubun içinden gelen suçlama tek başına suçun kanıtı değildir.

Ama soruşturmacı açısından önemli bir ihbar kaynağı olabilir.

Gerçek olup olmadığını ise belge belirler.


VE ŞİMDİ EN ZOR SORU

Eğer soruşturma sonunda suçlamalar kanıtlanırsa…

Sadece Alihan Kuriş mi sorumlu olacak?

Peki;

şirket yöneticileri,

Mali işlemleri yapanlar,

Aracı kişiler,

Kamu bağlantılarını kuranlar,

Varsa siyasi bağlantıları kullananlar,

Varsa kamu görevlileri,

Varsa yurt dışındaki finansal ağ,

Varsa paranın nihai sahipleri,

Varsa suçtan elde edilen geliri aklayanlar,

Varsa kamu zararına neden olanlar,

Bunların hepsi aynı dosyanın neresinde duruyor?

İşte gerçek soruşturma burada başlayacak.


DEVLETİN ÖNÜNDE BİR DE AYNA VAR

Bu dosya yalnızca cemaatin değil…

Devletin de aynasıdır.

Çünkü devlet şunu da kendisine sormalı:

Bir yapı 50-60-70-80 yıl büyürken…

Nasıl büyüdü?

Kimlerle ilişki kurdu?

Hangi kurumlara girdi?

Hangi şirketleri oluşturdu?

Hangi taşınmazları edindi?

Yurt dışına nasıl açıldı?

Kamu kurumları bunu ne zaman fark etti?

Eğer bugün suçlama konusu olan yapı gerçekten yıllardır izleniyorsa…

Neden daha önce müdahale edilmedi?

Eğer daha önce hiçbir sorun görülmediyse…

Bugün hangi yeni delil ortaya çıktı?

Bu sorular da en az suçlamalar kadar önemlidir.


ÇÜNKÜ TARİHİN EN BÜYÜK DERSİ ŞUDUR

Türkiye bunu daha önce de yaşadı.

Bir yapı önce “eğitim” dedi.

Sonra “hizmet” dedi.

Sonra insan yetiştirdi.

Sonra kadrolaştı.

Sonra ekonomik güç kazandı.

Sonra devlet içinde etkili hale geldi.

Ve devlet sonunda gerçekle yüzleşti.

Ben kimseyi başka bir yapıyla özdeşleştirmiyorum.

Ama devletin aynı hatayı ikinci kez yapmaması gerektiğini söylüyorum.

Bir yapıya karşı önceden düşmanlık beslemek de yanlıştır.

Bir yapıya sorgusuz güvenmek de.

Devletin yöntemi belli olmalı:

İnançlara değil eylemlere bak.

İnsanların düşüncesine değil delile bak.

Söylentiye değil banka kayıtlarına bak.

İsme değil para hareketine bak.

Etikete değil belgeye bak.


MESELE SÜLEYMANCILAR DEĞİL, MESELE DEVLETİN İÇİNDE DEVLET OLUP OLMADIĞIDIR

Bugün Türkiye’nin önündeki soru aslında çok daha büyük.

Soru:

“Bu cemaat iyi mi kötü mü?” değil.

Soru:

“Türkiye’de herhangi bir dini, siyasi veya ekonomik yapı devlet gücünden bağımsız bir güç merkezi oluşturabilir mi?”

Eğer oluşturabiliyorsa…

Sorun yalnızca bir cemaat sorunu değildir.

Bu, devlet sorunudur.

Eğer oluşturamıyorsa…

O zaman hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.

Süleymancıya da.

Başkasına da.

İktidara yakına da.

Muhalife de.

Bürokrata da.

İş insanına da.

Din adamına da.

Siyasetçiye de.


PARANIN İZİNE BAKIN

100 milyar lira denilen para trafiği gerçek mi?

Belgesini koyun.

Suç geliri mi?

Kaynağını gösterin.

Şirketler suç örgütüne mi hizmet etti?

Belgeleri açıklayın.

Kamu zararı oluştu mu?

Rakamı ortaya koyun.

Yurt dışına para çıktı mı?

Nereye gittiğini bulun.

Devlet içinde kadrolaşma oldu mu?

İsimleri delilleriyle ortaya çıkarın.

Yabancı istihbarat bağlantısı var mı?

Belgeyi masaya koyun.

Yok mu?

O zaman bu ağır iddiaları da temizleyin.

Çünkü hukuk devletinin görevi insanları topluca suçlamak değildir.

Gerçek suçluyu bulmaktır.


VE SON BİR CÜMLE…

Belki de bu dosyanın en önemli tarafı Alihan Kuriş‘in tutuklanması değildir.

En önemli tarafı şudur:

Türkiye ilk kez bir cemaatin yalnızca inanç tarafına değil, para–şirket–siyaset–kamu ilişkileri zincirine aynı anda bakmak zorunda kalıyor.

İşte bu nedenle bu dosya sadece bir soruşturma dosyası değildir.

Aynı zamanda Türkiye’nin son yüz yıllık cemaat-siyaset-ekonomi ilişkilerinin röntgenidir.

Film daha yeni başladı.

Ve şimdi hepimizin beklediği tek şey var:

Belge.

Çünkü belge konuştuğunda…

Dedikodu susar.

Siyaset susar.

Cemaat susar.

İktidar susar.

Muhalefet susar.

Ve geriye yalnızca gerçek kalır.

Gerçekten korkmayanın belgeyle kavgası olmaz.

Hakkında Editör

Taraf olmayan, habercilik yapan Net İnternet Haber, bağımsız özgür, tarafsız habercilik ilkesini benimsemiş olup, hakkın ve haklının yanında yer almayı ilke edinmiştir.

Göz Atmak İster misiniz?

Bot Yazılımlarıyla Milyarlık Vurgun! Vize Soruşturmasında Yeni Gelişme

Vize danışmanlığı adı altında faaliyet göstererek çevrim içi randevu sistemlerini manipüle ettikleri öne sürülen yapılara …

Bir yanıt yazın