Aziz Dağtekin Yazdı
Bazı insanlar vardır; yüzüne güler, arkandan kuyunu kazar.
Yanında dost görünür, yokluğunda adını pazarlığa çıkarır.
İyi gününde etrafında dolaşır, kötü gününde ilk taşı o atar.
Sonra bir gün ölürsün.
Ardından gelir, mezarının başında ellerini açar: “Allah rahmet eylesin…”
Ne garip değil mi?
Hayattayken gönlünü kırdığı insanın mezarında rahmet aramak…
Oysa bazı yaralar toprakla kapanmaz.
Çünkü kul hakkıyla huzur süremezsin.
Bir insana yaptığın haksızlığı, makamınla; kırdığın gönlü, paranla; döktüğün gözyaşını, siyasi gücünle satın alamazsın.
Özür dilemek elbette erdemdir.
Ama bazen özür, yıkılmış bir evin kapısını yeniden çalmaktan ibarettir.
“Özür diye bir kula bin kere yalvarsan, yıktığın gönüle giremezsin hiç.”
Siyasetin de ahlakın da en büyük imtihanı tam burada başlıyor.
Bugün siyasette öyle bir noktaya geldik ki, insanın değeri çoğu zaman karakteriyle değil, yanında durduğu güçle ölçülüyor. Dün yere göğe sığdırılamayanlar, bugün bir kalemde siliniyor. Dün ağır sözler söyleyenler, bugün aynı insanların kapısında fotoğraf vermekten çekinmiyor.
Dün düşman ilan edilen, bugün “değerli arkadaş” oluyor.
Dün yere göğe sığdırılamayan, bugün yok sayılıyor.
Ve bütün bunlar olurken herkes kendisini haklı görüyor.
İşte asıl çöküş burada.
Ahlak, insanın kendisini haklı çıkarması değil; haksız olduğu yerde durabilmesidir.
Kalem de bunun için vardır.
Kalem, güçlüden yana eğilirse kalem olmaktan çıkar; propaganda aracına dönüşür.
Kelam, gerçeği söylemekten korkarsa kelam olmaktan çıkar; alkış arayan bir sese dönüşür.
Gazetecinin, yazarın, siyasetçinin, yöneticinin en büyük sermayesi makamı değil, itibarıdır.
İtibar ise bir günde kazanılmaz ama bir cümleyle kaybedilebilir.
Bugün insanların en büyük şikâyeti siyasetten belki de siyasetçiden önce samimiyetsizlik.
Çünkü halk artık kimin gerçekten üzüldüğünü, kimin rol yaptığını; kimin dost olduğunu, kimin menfaat için yanında durduğunu görüyor.
İnsanları hafife almayın.
Sessiz kalmaları, görmedikleri anlamına gelmez.
Bazen susan insan sadece hesabını Allah’a bırakır.
Şiirin söylediği gibi:
Yüzüne gülüp arkandan atanlar,
Kuyunu kazıp pusuya yatanlar,
İnsanlığını üç kuruşa satanlar…
Mezarına gelseler ne olur, gelmeseler ne?
Asıl mesele mezar başında kimlerin bulunduğu değil, hayattayken kimlerin gönlünde yer bulduğundur.
Çünkü ölüm, insanın bütün unvanlarını söküp alır.
Makam gider.
Para gider.
Kalabalık gider.
Alkış gider.
Geriye sadece yaptıkların kalır.
Ve insanın gerçek hesabı da orada başlar.
Bu yüzden bugün hepimizin biraz durup kendimize sorması gerekiyor:
Kimi kırdım?
Kimin hakkına girdim?
Kimin ekmeğiyle oynadım?
Kimin güvenini boşa çıkardım?
Kimin yüzüne gülüp arkasından konuştum?
Çünkü siyaset değişir.
İttifaklar değişir.
Makamlar değişir.
Ama insanın vicdanına yazılanlar kolay kolay silinmez.
Kul hakkıyla huzur süremezsin.
Bin kişiye kendini anlatabilirsin ama bir insanın hakkını vicdanından silemezsin.
Bin kere özür dileyebilirsin ama kırdığın gönül eski haline dönmeyebilir.
Ve gün gelir, herkes seni alkışlarken bile kendi içinde kocaman bir sessizlik duyabilirsin.
O yüzden mesele mezara kimin geleceği değil…
Hayattayken hangi gönülde yer edindiğindir.
Gerçeğin nabzını tutan kalem de bunu yazmalıdır.
Kimseden korkmadan…
Kimseye yaranmadan…
Kimsenin makamına bakmadan…
Çünkü kalemin mürekkebi biter; ama hakikatin hesabı bitmez.
Ve insan, dünyada herkesi kandırsa bile kendi vicdanından kaçamaz.
Netinternet Haber İnternet Haberciliğinin Doğru Adresi