Aziz DAĞTEKİN Yazdı
Dünya siyasetinde artık diplomasi metinleri değil, meydan nutukları dolaşıma sokuluyor. Amerika’nın sadist ve despot başkanı Donald Trump bir süre önce kameraların karşısına geçip İran halkına “sokağa inin, rejimi yıkın, biz yardıma geliyoruz” diye seslendiğinde bunun adı diplomasi değil, açık müdahale çağrısıydı. Üstelik nükleer silah iddiasını kaldıraç yapıp ardından “özgürlük” ambalajıyla rejim değişikliği vaat etmek, artık kimseyi ikna etmiyor.
Sonra ne oldu? Diplomasi masası henüz tamamen devrilmemişken bombalar konuştu. ABD’nin İsrail ile birlikte İran’ı hedef alması, masum insanların hayatını kaybetmesi, 170 genç kız öğrencinin ölüm haberleri… “Özgürlük” söyleminin gölgesinde yıkılan hayatlar. Ortadoğu’da her müdahaleden sonra ezbere tekrarlanan o cümle yine servis edildi: “Bu operasyon istikrar getirecek.” Oysa geriye kalan sadece acı, öfke ve daha derin bir kırılma oldu.
Dahası da var. 2026’da İran’ın, 2036’da Ankara’nın hedef olacağına dair paylaşımlar dolaşıma sokuldu. “Sırada Türkiye var” imaları yapıldı. Bu açık bir psikolojik harp dilidir. Amaç; korku üretmek, toplumları sindirmek ve tehdit algısını normalleştirmektir. Uluslararası siyasetin geldiği nokta buysa, ortada ciddi bir çürüme var demektir.
Şunu herkes bilsin: Türkiye sıradan bir coğrafya değildir. Bu topraklar masa başında çizilmiş sınırlarla değil, ağır bedeller ödenerek korunmuştur. İstiklâl Marşı “Korkma” diye başlar; bu sadece bir dize değil, bir milletin karakter beyanıdır. Bu ülkede çocuklara bayrağın yere düşmeyeceği, vatanın miras değil emanet olduğu öğretilir.
Türkiye’yi sosyal medya senaryolarıyla hizaya getireceğini düşünenler tarihe bakmalıdır. Bu millet kendi içinde tartışır, eleştirir, hatta sert şekilde ayrışır; fakat söz konusu vatan olduğunda ortak paydada birleşmesini bilir. Dün Çanakkale’de, Sakarya’da ortaya konan irade neyse, bugün de aynıdır.
Uluslararası güç mücadelesinde büyük devletlerin çıkar hesapları olabilir. Ancak başka ülkelerin iç işlerine açık çağrı yapmak, rejim değişikliğini teşvik etmek ve ardından askeri güç kullanmak, modern çağın müdahaleci refleksidir. Bunun bedelini ise her zaman bölge halkları öder.
Türkiye’ye gözdağı verenlere mesajımız nettir. Bu ülke tehdit diliyle dizayn edilemez. “Denize dökülme” ifadesi hamaset değil, tarihsel bir direniş hafızasının sembolüdür. Kimse bu hafızayı küçümsemesin, kimse toplumsal sabrı sınamaya kalkmasın.
Bugün İran üzerinden yürütülen hesapların yarın başka başkentlere yönelmeyeceğinin garantisi yok. Bu yüzden mesele yalnızca bir ülke meselesi değil; egemenlik ve bağımsızlık meselesidir.
Ve unutulmasın…
Bu millet korkuyla hizaya girmez, tehditle susmaz, ambargoyla diz çökmez. “Korkma!” diye başlayan bir marşla büyüyen bir topluma korku dili işlemez. O kelime bir şiir değil; bir duruş, bir hafıza ve bir iradedir.
Türkiye’yi masa başı planlarla korkutacağını sananlar şunu iyi bilsin ki, Bu ülke projeksiyon haritalarıyla şekillenmez. Tehdit not edilir ama kader tehdit sahiplerine yazdırılmaz. Hangi plan yapılırsa yapılsın, karşısında aynı kelime durur: Bağımsızlık.
Biz farklı düşünebiliriz; fakat söz konusu vatan olduğunda ortak payda konuşur. Çünkü bu ülkenin hafızasında tek bir cümle yazar: Teslimiyet yok.
Altını kalın çizgilerle çizelim: Türk varsa tereddüt susar, kararlılık konuşur!
Netinternet Haber İnternet Haberciliğinin Doğru Adresi